Gezi, Vicdan ve Biz

G

Günler sonra iki kelam etme zamanı geldi sanırım.

Türban özgürlüğünden, porno özgürlüğüne (asıl adı internet sansürüydü, bir kesim böyle sığlaştırdı) kadar geniş bir yelpazede sokaklarda özgürlük savunmuş biri olarak, bunları yazarken vicdanımın rahat olduğunu söylemek isterim.

Şu ana kadar hiçkimseyle, Gezi olaylarının (adına başka bir şey de diyebiliriz) kökünü, kıvılcımlarını ve iç dinamiğini tartışmadım. Tartışmayacağım da. Biraz gözlem yeteneği ve vicdan sahibi olan her insan, olayların farkında. Hem de her yönüyle.

Bu ülkede hayat sürdürme isteğini çok önceleri kaybeden bir birey olarak; 2 gece hariç daima sokaklardaydım. En önde de oldum, en arkada da oldum. Sabah kalkıp gittim, gece yarısı gittim, işten çıktım gittim.

Çektiğim yüzlerce fotoğraf, onlarca video var. Şarj sorunundan dolayı sadece gözümle şahit olduğum; anlatınca ütopik gelecek yardımlaşmalara, insanlara ve zulümlere tanık oldum. Yediğim cop ve biber gazları ilk değildi, övünerek söylüyorum son da olmayacak. Bu ülkeden uzak yaşama kararını (hayalini de diyebiliriz) unutturan farklı dine, dile, ırka, mezhepe, takıma mensup yürekli ve vicdanlı insanlara kendimce ne kadar teşekkür etsem azdır.

Bunca olayın (başbakan, ağaçlar, polis, borsa, basın, özgürlükler vb.) ardından tartışılacak, eleştiri ve özeleştiri yapılacak birçok mevzu ortaya çıktı. Yaşayanlar ve takip edenler bir şekilde düşüncelerini dile getirmeye başlayınca ben de yazma ihtiyacı hissettim.

Ne polise, ne başbakana ne de partilere sesimi duyurmak istiyorum. Sadece etrafımda teoride her iki kişiden biri olan, pratikte ise (benim çevremde) 10’da 7’ye denk gelen ve vicdanlı olduğuna inandığım hükümet destekçilerine ulaşmak istiyorum.

Sizinle (siz tanımı tamamen lafın gelişi) ne başbakanın dili ya da sokaktaki insanlara göre oluşmuş kibrini, ne uğruna kitaplar yazılmış ve ömürler adanmış ağaç/yeşil/çevre doğa sevgisini ne hükümetin yürüttüğü politikaları, ne polisi, ne de medyayı tartışmak istiyorum.

Olaylardan şans eseri yara almadan (sadece 2-3 cop darbesi) eve dönüp takip edebildiğim kadarıyla mevzuya dahil olmuş 2 ana kesim var. Biri olayı eleştiren, yönlendiren, katkı yapan, doğru/yanlış bir şekilde dahil olan kesim. Bunların içinde 5bin kadar yaralı, 3 -adet mi tane mi lanet olsun nasıl tanımlayacağımı bilemedim- merhum var. Diğer kesim zaten benim seslendiğim oluyor. Bir de her şeyden bihaber, sadece hükümetin sözcülüğüne savunmuş, kana susamış partizanlar var onları saymıyorum.

Hayatında hiçbir amaç için sokağa çıkmamış insanlara; eylem pratiğini, polisin nasıl saldırdığını, biber gazını; nasıl bir etki bıraktığını; 10 tanesinin ortalığı neye çevirdiğini, tomanın ne kadar şiddetli su sıktığını, hedef gözeterek ateş eden polisleri, plastik mermiyi, neden barikat kurulacağını ya da öte taraftan yardımlaşmayı, tüm sıfatları unutup halk olmayı, ses çıkartmayı, toplu hareket edebilmeyi anlatmak ahmaklık olacaktır. Keşke bir yolu olsa veyahut toplumsal empati denen zımbırtı daha geniş kitlelere hakim olsa da bu durumları izleyerek, okuyarak aktarabilsek birbirimize. Evet, gözlemdiğim kadarıyla (kesinlikle iğnelemek amaçlı söylemiyorum, darılmayın lütfen) son derece apolitize edilmiş, rahatsızlık derecesinden bağımsız bir şekilde; hiçbir şartta sesini yükseltmeyen bir kesim görüyorum ben. (Tüm samimiyetimle söylüyorum; ses çıkartmamayı da eleştirmiyorum)

Herkes bir şekilde olayların bir ucundan tutup eleştiriyor. Sadece ana akım medyadan beslenerek konuşandan tutun da, abisinden kardeşinden dinleyerek veya bir akıl büyüğünün sözleriyle akıl kutusunu dolduranlar mevcut. Kimisi dini hassasiyet yüzünden alkolden dem vuruyor, kimisi milliyetçi hassasiyetler ile kürtlerin tavrına eleştiri getiriyor, kimisi kendini devlet zannederek kamu malı tanımını ağzından düşürmüyor.

Velhasıl bu eleştirileri hizaya getirecek çok basit bir denklem mevcut: “Bugünkü gol ile dünkü maç kazanılmaz”. Yapılan eleştirilere kulak kabartınca günler ilerledikçe geriye doğru yapılan, ancak denklem ele alındığında hiçbir değeri olmayan bir günah çıkartma şekli görüyoruz. Bu günah çıkartma “ilk zamanlar olaylar iyiydi” cümlesiyle başlıyor önceki paragrafta bahsettiğim hassasiyetler üzerinden budaklanarak devam ediyor. Birkaç gün geriden gelerek, zamanı geçmiş doğrulara yarım ağızla pay verilerek o günkü yanlışlar (bu yanlış hep var) yerin dibine sokuluyor. Eskiden kemalistlerin sıkça kurduğu kendinden önceki her şeyi boşa çıkartan “ama” cümleleri burada da fazlasıyla kendine yer bulmuş.

Samimi, artniyetsiz ve vicdanlı eleştirinin ölçüsü; yanlışa getirilen eleştiri şiddetinin, doğru olanları belirtirken çıkan sesten aşırı fazla olmamasıdır. Ortaya atılan yalan haberi her mecrada yayıp, yalan olduğu ortaya çıkınca sessizce paylaşımları silmek değildir vicdanlı eleştiri yapıyor olmak.

Her şey bir kenara, tüm yaşanmışlıklardan sonra olayları bir şekilde yorumlamak isteyen herkesin başlayacağı yer ölen 4 vatandaş, sayısız yaralı ve orantısız polis şiddetidir. Hassasiyetler üzerinden; alkol var, yağma var, yakıp-yıkma var, taş atıyorlar deyip de polis şiddetine gelince “orası zaten öyle” demenin samimi, artniyetsiz ve vicdanlı eleştirilerde yeri maalesef yoktur. Hele ki; birkaç provokatör yüzünden onbinlere yapılan zulümü meşru görmek hiçbir insanlık tanımında yer almaz.

Sokaktakiler öyle ya da böyle kendini solcu, ulusalcı, ülkücü, işçi, öğrenci, taraftar, müslüman, kadın olarak tanımlayan, farklı hassasiyetlere sahip olan, farklı sloganlar atan ancak bütününde halka tekabül eden insanlar.

Nihayetinde; esaslı bir tartışma zemini için önce orantısız şiddetin durması gerekir. Şiddet sürüyorken yapılan yorum ve eleştirinin de içeriği ne olursa olsun, başlanmadan önce her türlü şiddetin kınandığı, şiddete kurban gidenlerin yad edildiği bir icazetle dile gelmesi, inanın her görüşün ortak paydayı bulmasını kolaylaştıracaktır.

Başak Özçelik’e, Ethem Sarısülük’e, onlarca polisten meydan dayağı yiyen bir gence ve nicesine uygulanan şiddete ses çıkartmak, bu nasıl zalimliktir diyebilmek ne siyasi görüşünüzle ne de hayat görüşünüzle çelişmez.

Umarım bir gün gasp edildiğini düşündüğümüz bir özgürlüğü kazanabilmek adına, aynı meydanda biber gazı yemek nasip olur.

Partiler, ideolojiler koltuklar, üniformalar ve hatta devletler bile geçicidir. Geriye daima halk kalır. Biz bize kalınca yüz yüze bakamayacak durumda olmamak hepimize yeter.

Hepinizi seviyorum,
Çapulcu Oğulcan.

kugulu

Merhaba 👋

Yazıları e-posta olarak almak istiyorsanız adresinizi girmeniz yeterli

Spam yapmıyoruz, sadece blogda yayına girmiş yazılar.

close

Merhaba 👋

Yazıları e-posta olarak almak istiyorsanız adresinizi girmeniz yeterli

Spam yapmıyoruz, sadece blogda yayına girmiş yazılar.

1 Yorum

Oğulcan

Arşivler

Kategoriler